+90 312 441 01 45 | info@stilllife.com.tr

Nizam Güner

Sanatçının Özgeçmişi

Nizam 1941 yılında, Demiryolları’nda Çavuş olarak çalışan bir baba ile Çerkez kökenli ev kadını bir annenin üç çocuğundan biri olarak Malatya’da dünyaya gelir. İlkokul ve ortaokul eğitimini Demiryolları’nın yurtlarında kalarak değişik illerde yapar, Bu ona çok şey katmıştır. Nemrut dağının hemen yanında doğmuş, belki ilk olarak o dağdaki devasa heykellerden etkilenmiştir. Diyarbakır’ın muhteşem surlarında koşmuştur. Eskişehir’de lületaşı ile oynamış ve ilk heykel denemelerini bu büyülü, beyaz, yumuşak taş ile yapmıştır. Ege’de zihni Eski Yunan ve Roma kalıntıları ile dolmuştur. Aydın’da lise son sınıf öğrencisiyken matbaada kurşun harfleri kendisi dizerek, kendi elleriyle bir şiir kitabı basmıştır. ancak babasının vefatı ile zorlu günler başlar. Babasının emeklilik hakkını alamamış olması dört nüfuslu aileyi gelirsiz bıraktığı gibi,  Nizam da  Demiryolları Yurdu’ndan çıkarılır. Aydın Gar Şefi’nin vasiliğini üstlenmesi, Aydın’ın genç  Belediye Başkanı İsmet Sezgin’in de iştiraki ile Nizam vakıflar yurduna yerleştirilir ve Aydın Lisesi’nden mezun olur. Sonrasında fizik öğretmeninin tavsiyesi ile İsmet Sezgin, Nizam’a tekrar yardım elini uzatacaktır. Annesinin de büyük fedakarlıkları ile Nizam, İstanbul’da Fatih Vakıflar Yurdu’na yerleştirilir  ve Avrupa’da öğrenim sınavlarına hazırlanır, Annesi onu İstanbul’a gönderebilmek için bütün varlığı olan iki koyunu da satacaktır. Nizam sınavlara hazırlandığı bu bir yılı, bir yandan ders çalışıp, bir yandan güneşin altında kiremit fabrikasında çalışarak ve mısır satarak; sadece üzüm ve ekmek yiyerek geçirmiştir. Buna rağmen Avrupa sınavlarında üstün başarı gösterir ve MTA’dan aldığı bursla, 1961 yılında jeoloji eğitimi almak üzere Fransa’ya gönderilir. Nizam’ın yaşamının akışını değiştiren ve onu sanat yolculuğuna çıkaran olay, Fransa’ya gittiğinin ilk haftasında yaşanır. Grenoble Jeoloji Enstitüsü’ne gitmeden önce Paris’te bir hafta geçiren Nizam, Louvre Müzesi’ne yaptığı ziyaretten çok etkilenir.Zira sanata ve mitolojiye çocukluğunda  beri ilgisi vardır.  Nizam, Anadolu uygarlıklarını, Hititlerden, Friglerden, Bizanslılardan kalma tarihi eserleri daima hayranlıkla izlemektedir.İşte Nizam’ın sanat yolculuğu bu ziyaretle başlar.

 

Jeoloji öğrenimi sırasında geçirdiği bir hastalık, Nizam’ın bursunu kaybetmesine neden olur. Zaten ‘ Fen mi, sanat mı ‘ ikileminde iken, Saint-Hilaire-du Touvet Hastanesi’nde kaldığı on iki ayın sonunda kararını verir: ‘Sanat’… Bu kararında, hastanede tanışıp dost olduğu ünlü sanatçı Jacques Brel etkili olmuştur.

 

Nizam sanatı seçer fakat yaşamını idame ettirebilmek için aldığı kimya eğitimini de tamamlayacak ve on yıl sürecek kimya çalışmalarını da sanat deneyimlerinin yanısıra sürdürecektir (Grenoble Nükleer Araştırma Merkezi ve Kağıt Endistürisi Araştırma Merkezi…). Sanatçı öğrenme ve kendi tarzını yaratma için çıktığı süreçte pek çok malzeme kullanır. Bu dönemde gravür, yağlı boya, kabartma, metal üzerine kompozisyonlar, bakır üzerine kaynakla yapılan resimler sıkça görülür. Bu deneysel süreçte teknik dilini ve sanatçı kimliğini oluşturmada önemli adımlar atan Nizam, sanatını daha da derinleştirir ve heykel sanatına yoğunlaşır. Heykelin üç boyutluluğu çeker onu. Derinliğini ve insana olan yakınlığını keşfetmiştir çünkü. Heykel yaparken birlikte çalışan akıl ve el, bu zorlu süreci daha da cazip kılmaktadır. Bilim ve zeka kadar ellerin dehasına da güvenerek, yıllar boyunca yorulmaksızın heykel yapar.

 

Nizam’ın yolu heykel, malzemesi bronz’dur artık. Üretim yöntemi ise, Anadolu Uygarlıkları’ndan olan Hitit Uygarlığı’nın klasik döküm yöntemidir. İnsanoğlu ‘köklerinden bugüne nasıl gelmiştir ve gelişimine nasıl devam edecektir?’ sorgusu, Nizam’ın sanatsal gidişinin yapısını oluşturur. Tüm bu soyut olguların açıklaması, insanın ‘Tarihsel Gelişimi’ ile yapıtlarında ilişkilendirilir. Ona göre insan  çeşitli evreler geçirmekte ise, sürekli ‘GERİLİM’ de yaşamaktadır.Her ‘GERİLİM’ dengeye kadar devam eder ve dengenin bozulduğu yerde başlar. Bu ‘GERİLİM’ halleri sanatçının heykellerine verdiği isimlerdir.

 

 

Nizam’a göre sanatta moda olamaz, gelip geçici eserler de.Önemli olan, bir eserin sanatçısından sonra da yaşamasıdır. Sanatçı nasıl zamanla mücadele ediyorsa, eser de aynı kurala uyar. Giacometti, Henry Moore, ve Brancusi’yi takdir eden Nizam’ın eserlerinde, Anadolu Uygarlıklarının izleri ve etkileri görülmektedir.İnsanoğlunun değişim süreci ( ağaç, balık, kuş, maymun vs. ) onu hep ilgilendirmiştir.Eserleri insanoğlunun sürekli değişimine karşılık, mükemmel yaradılışını da anlamaya davet etmektedir izleyiciyi. Nizam heykellerinde ve resimlerinde gerçeküstücülüğünü;  yerçekimine karşı koyma, göğe erişme istemini yansıtarak ortaya koyar. Bir eleştirmenin ifade ettiği gibi,  ‘’ zaafından başka hiçbir büyüklüğü olmayan’’ insanoğlu, sanatçının eserlerinin de ana temasını oluşturmaktadır.

 

Heykel Nizam için bir heves değil, çocukluğundan beri  sadık kaldığı bir tutku olmuştur. Diğer iki boyutlu metal peyzaj ve rölyeflerden, şimdiye dek görülmemiş yenilik ve orjinalliklerine rağmen, tatmin olmadığını gören Nizam,  hayal gücünü ortaya çıkaracak tek maddenin bronz olduğunu anlar. Patinle renklendirilen, parlatılınca altın renginde ışık kaynağına dönüşen ve bilhassa ihtiyacı olan ‘hareket’ ve uzayı işgal etme gücünün bronzda olduğunu düşünür.

 

 

Resimle heykel arasındaki büyük fark, resmin bir duvara, heykelinse bir boşluğa ihtiyacı olmasıdır. Boşluğun doldurulması farklı bir dinamizme tekabül eder. Yani heykel alanı işgal etme kabiliyetine sahiptir. Tabiat ve zamanın bağışı olan ‘Metamorfozlar’ Nizam’da bronzla gerçekleşecektir. Yüzen, uçan, ağaca, aleve , kuşa benzer vücutlar. Böylece bu dinamik prensip Nizam’ın heykel dünyasını oluşturacaktır.

 

‘‘Onaltı onyedi yaşlarımda bir gün yolum Side’den geçti. İnce kumlu uzunlamasına plajda bir  ihtiyar, beş altı keçisi etrafta otlanırken, eski Roma parası aramakla meşguldü. Etrafta hiçbir şey yoktu, iki şahane mermer sütundan başka…

Senelerden beri göklere yükselen bu sütunlar insan gövdesi gibi hayalimde yaşıyorlar.

Milo’nun Venüs’ü gibi, her gördüğüm budanmış, kolsuz, bacaksız, kafasız antik heykeli bu sütunlara benzetip içlerindeki sırrı aramaktan zevk alıyorum…’’ ‘‘Tepeden yuvarlanıp düstükden sonraki kalıntılar…’’ Nizam

wordpress theme by jazzsurf.com